“Yaş aldıkça haklı çıkmaktan çok birbirimizi anlamaya önem verir olduk”

Anthaven’da yaşayan komşularımız Berin Ünsal Erol ve Gökay Erol çifti, yaşamlarını ve tecrübelerini EQ Dergi okurları ile paylaştı. İş hayatından girdik, seyahat ve sanat anlayışlarına uzandık, komşuluk mevhumundan çıktık. Buyurun keyifli sohbetimize…

MELİS ÇALAPKULU

Hayatı dolu dolu yaşayan bir çift onlar. Her ikisi de müthiş yaşam tecrübelerine sahipler. “İyi hayatın sahip olduklarımızdan çok, hayatla nasıl ilişki kurduğumuzla ilgili olduğunu düşünüyoruz” diyen Berin ve Gökay Erol’u yakından tanıma fırsatı bulduk. 

Berin Hanım, Gökay Bey, sizleri yakından tanımak isteriz, kendinizden biraz söz eder misiniz?

Berin Ünsal Erol: 1965’te Kırklareli’nde doğdum ve 14 yaşıma kadar orada yaşadım. Herkesin birbirini tanıdığı, çocukların özgürce büyüdüğü güvenli bir ortamda yetiştim. Köy Enstitüsü geleneğinden gelen öğretmenlerimiz bizi yalnızca derslerle değil; müzikle, dansla, sahneyle ve üretmekle de tanıştırdılar. Sanata, üretmeye ve farklı alanlara duyduğum merakın kökleri büyük ölçüde o yıllara dayanıyor. 14 yaşında İstanbul’da yatılı okumaya gelmek ise bana erken yaşta bağımsızlığı öğretti. Üniversite eğitimime İTÜ Matematik Mühendisliği’nde devam ettim. Sonrasında, çoğunlukla teknoloji sektöründe olmak üzere 22 yıl çalıştım; Hürriyet’ten Turkcell’e uzanan bu süreçte sistem analistliği, proje yöneticiliği ve enterprise IT yöneticiliği gibi farklı sorumluluklar üstlendim. Bugün geriye baktığımda, mühendisliğin bana sistemli düşünmeyi, çocukluğumun ise merak etmeyi öğrettiğini düşünüyorum.

Gökay Erol: 1959’da İstanbul’da doğdum, çocukluğum Fındıkzade’de geçti. Kalabalık aile ortamı, mahalle arkadaşlıkları ve sokak oyunları hafızamda hâlâ çok canlı. Lise ve üniversite yıllarındaki tiyatro ilgim bana insanı gözlemlemeyi ve farklı bakış açılarını anlamayı öğretti. İTÜ İşletme Mühendisliği’nden sonra Efes Pilsen ve Şişecam’da pazarlama ve satışla başladığım kariyerimin büyük bölümünü hazır giyim ve moda sektöründe geçirdim. Mudo’da Pazarlama ve Marka Müdürlüğü’nün ardından Hazır Giyim A.Ş. Genel Müdürlüğü; Vakko Grubu’nda W Collection ve Vakkorama Genel Müdürlüğü; Orka Holding’de Damat, Tween ve D’S Damat Satış Grup Başkanlığı ve son olarak Aydınlı Grup CEO’luğu görevlerini üstlendim. Mustafa Taviloğlu, Cem Hakko, Süleyman ve Haldun Orakçıoğlu gibi sektörün önemli isimleriyle çalışmak bana çok şey kattı. Pazarlamadan CEO’luğa uzanan bu süreç, markaların ve iyi yönetimin merkezinde insanın olduğunu öğretti.

Ailenizden bahseder misiniz biraz da?

B.Ü. Erol: Annem ve babam, eski Yugoslavya’nın bugün Sırbistan sınırları içinde kalan Novi Pazar bölgesinden göç etmiş ailelerin Türkiye’de doğan çocuklarıydı. Göçle taşınan kültürün, güçlü aile bağlarının ve aidiyet duygusunun çocukluğumda önemli bir yeri vardı. Eşimle 35 yılı aşkın süredir birlikteyiz. Oğlumuz Ömercan New York’ta, kızımız Ayda Amsterdam’da kendi hayatlarını kuruyor. Onların kendi yollarını seçmelerini hep destekledik. Zamanla aile kavramının bizim için aynı yerde yaşamaktan çok, mesafeler ne olursa olsun birbirinin hayatına yakın kalabilmek anlamına geldiğini gördüm.

G.E: 12 yaşında babamı kaybettim. Annem ve ablamla anneannem ve dedemin yanında yaşamaya devam ettik; teyzelerim ve eniştelerimin sevgisi geniş aile duygusunu hep canlı tuttu. Berin çekirdek ailemizi çok güzel özetledi. Bugün çocuklarımızın başarılarından önce, vicdanlı, empati duygusu güçlü, iletişim kurabilen ve aile bağlarına önem veren iki yetişkin olmalarından gurur duyuyoruz.

Şu an mesleki anlamda neler yapıyorsunuz ? Yeni projeleriniz, hedefleriniz var mı?

B.Ü.E: Yaklaşık 10 yıldır tam zamanlı kurumsal çalışma hayatının içinde değilim. 2019’dan bu yana Trangels Melek Yatırım A.Ş.’nin ortağı olarak erken aşama girişimlere yatırım yapıyorum. Yatırım yaptığımız bazı girişimlere daha aktif destek de veriyorum. Bunun yanında on yılı aşkın süredir mozaik üretiyor ve sergilere katılıyorum.

G.E: Son iki yıldır çalışma hayatımı yarı zamanlı ve seçici bir biçimde sürdürüyorum. Bağımsız yönetim kurulu üyeliklerim var; ayrıca proje bazlı danışmanlık yapıyorum. Uzun yıllar operasyonel sorumluluk taşıdıktan sonra bugün deneyimimi daha çok strateji, marka ve yönetim tarafında paylaşmak hoşuma gidiyor. Biraz daha dışarıdan bakabilmek, hem benim için yeni bir çalışma biçimi hem de yılların birikimini farklı şirketlere aktarabilme fırsatı sunuyor.

Gökay Bey, tekstil sektöründeki tecrübenize dayanarak, sektörün bugünkü durumu ile ilgili neler söylemek istersiniz?

G.E: Türkiye’de tekstil ve hazır giyim sektörü son yıllarda gerçekten çok zorlayıcı, üst üste gelen gelişmelerin etkisi altında kaldı. Pandemiyle birlikte üretim, tedarik zinciri, lojistik, mağazacılık ve tüketici alışkanlıkları bir anda değişti; e-ticaret çok hızlandı. Ardından Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze’de yaşananlar ve Ortadoğu’daki diğer jeopolitik gerilimler hem enerji ve hammadde maliyetlerini hem de ihracat pazarlarını etkiledi. Türkiye’de ise yüksek enflasyon, yüksek faiz, işçilik ve finansman maliyetlerindeki artış, kur ile maliyetler arasındaki dengesizlik ve özellikle Avrupa pazarındaki talep daralması sektör üzerinde ciddi baskı oluşturdu. Türkiye, Avrupa’ya yakınlığı, hızlı üretim kabiliyeti, kaliteli üretim altyapısı ve güçlü tedarik zinciriyle önemli bir avantaja sahip; ancak son dönemde maliyetlerin çok yükselmesi nedeniyle fiyat rekabetinde Mısır, Bangladeş, Vietnam gibi ülkeler karşısında zorlanmaya başladı. Ben 1988, 2001, 2008, 2018 ve 2019 gibi farklı kriz dönemlerini yaşamış biri olarak bugünkü süreci de sektörün en zorlu dönemlerinden biri olarak görüyorum. Buna rağmen Türkiye’de iş insanlarının krizlere uyum sağlama, hızlı karar alma ve çözüm üretme refleksinin hâlâ çok güçlü olduğunu düşünüyorum.

Moda tarafında ise başka bir dönüşüm yaşanıyor. Pandemiyle birlikte yerleşen rahat giyim anlayışı kalıcı oldu ama tüketici artık rahatlığın içinde yeniden şıklık arıyor. Önümüzdeki dönemde markalar arasındaki farkı yalnızca tasarım değil; kumaş ve malzeme inovasyonu, fonksiyonellik, sürdürülebilirlik ve ürünün kullanım ömrü yaratacak. Nefes alan, ısıyı düzenleyen, kolay bakım sağlayan, koruyucu ve performans özellikleri taşıyan kumaşların önemi giderek artıyor. Ekonomik koşullar da tüketiciyi daha seçici hale getiriyor; insanlar artık yalnızca “ucuz” ürünü değil, ödediği paranın karşılığını veren, uzun süre kullanabileceği ve farklı ortamlarda giyebileceği ürünleri arıyor. Bence gelecekte başarılı olacak markalar; tasarım, kalite, teknoloji, doğru fiyatlama ve güçlü marka kimliğini aynı anda kurabilenler olacak.

Bugün geriye baktığınızda, iş yaşamınızda öğrendiğiniz ve özel hayatınıza da taşıdığınız en önemli şey ne oldu?

B.Ü.E: İkimiz de farklı sektörlerde çalıştık ama ortak öğrendiğimiz şey değişime direnmenin pek işe yaramadığı oldu. İyi iletişimin ve farklı bakış açılarını dinlemenin ne kadar fark yarattığını gördük. Sanırım yaş aldıkça haklı çıkmaktan çok birbirimizi anlamaya biraz daha fazla önem veriyoruz.

Günlük yaşamınızdan da söz edelim mi biraz?

B.Ü.E: Anthaven’daki günlerde hayatın ritmi biraz yavaşlıyor; bize en iyi gelen taraflarından biri de bu. Sabahları erken saatlerde denize girmeye gayret ediyoruz; günün en sevdiğimiz zamanlarından biri. Denizin sakinliği ve sahilde karşılaştığımız komşularla yapılan kısa sohbetler günlük hayatımıza hoş bir ritim katıyor. Burada sevdiğimiz şeylerden biri, sosyallikle kişisel alan arasında kolayca denge kurabilmek. İstediğimizde arkadaşlarla bir araya gelebiliyor, istediğimizde evimizde sakin ve keyifli vakit geçirebiliyoruz. Bodrum’un farklı şehirlerden ve ülkelerden insanları bir araya getiren yapısı da bu sosyal hayatı zenginleştiriyor; İstanbul’da yoğunluktan dolayı görüşemediğimiz birçok arkadaşımızla burada daha rahat buluşabiliyoruz. Sergi, konser ve diğer kültürel etkinliklere erişimin kolay olması da bu yaşamın önemli bir parçası.

G.E: Seyahat etmeyi çok seviyoruz; yıllar içinde Avrupa’da, Amerika’da ve farklı coğrafyalarda pek çok yer görme fırsatımız oldu. Bundan sonraki dönemde ise seyahati biraz daha farklı yaşamak istiyoruz. Yalnızca yeni yerler görmekten çok, bulunduğumuz yerin gündelik hayatına karışabileceğimiz, kültürü, insanları, doğayı ve yaşam biçimini daha yakından deneyimleyebileceğimiz yolculuklar ilgimizi çekiyor. Afrika ve Uzak Doğu da bu nedenle özellikle merak ettiğimiz coğrafyalar. Türkiye’de de Mardin’in taş dokusu ve kültürel katmanları, Sagalassos, Afrodisyas ve Efes gibi antik kentler bizi çok etkiliyor. Anadolu’da farklı uygarlıkların üst üste bıraktığı izleri yerinde görmek çok özel; bu yüzden Türkiye’yi de mümkün olduğunca gezmek istiyoruz.

Hobileriniz var mıdır?

B.Ü.E: Kendimi hâlâ “hayat boyu öğrenci” olarak görüyorum. Sosyal bilimler başta olmak üzere farklı alanlarda okumalar yapıyor, eğitim ve seminerlere katılıyorum. Mozaik üretmek, seyahat etmek ve yemek yapmak başlıca ilgi alanlarım. Şarkı söylemeyi ve korolara katılmayı da seviyorum.

G.E: Sosyoloji ve politika alanındaki okumaları, podcast dinlemeyi ve özellikle iyi bir polisiye romanı seviyorum. Seyahat de ikimizin hayatında önemli bir yer tutuyor; gittiğim yerlerde yalnızca görülecek yerleri değil, insanların nasıl yaşadığını ve şehirlerin gündelik ritmini gözlemlemek hoşuma gidiyor. Tiyatroya düzenli olarak gideriz. Uzun zamandır akordeon çalmayı öğrenmek istiyorum; sanırım artık bunu ertelememenin zamanı geldi. Futbol ise ayrı bir tutku; Galatasaraylıyım ve 18 yıldır kulüp üyesiyim.

Bir çift olarak “iyi hayat” sizin için ne demek?

G.E: İyi hayat tanımımız yıllar içinde değişti. Daha gençken çalışmak, başarmak ve bir şeyler kurmak daha büyük yer tutuyordu. Bugün ise birlikte geçirdiğimiz zamanın niteliği daha önemli. Sağlık, sevdiklerimizle gerçekten vakit geçirmek, üretmeye ve öğrenmeye devam etmek, doğa ve sanatla bağımızı korumak bizim için daha kıymetli. Sanırım yıllar içinde, daha fazlasına sahip olmaktan çok gerçekten neyin önemli olduğunu daha iyi ayırt etmeye başladık.

Müzik, sinema, sanat veya edebiyat hayatınızda nasıl bir yer tutuyor?

G.E: Müzik, sinema, sanat ve edebiyat bizim için dünyaya başka gözlerle bakmanın yolları. Bir kitap, film ya da sergi bazen uzun bir sohbetin başlangıcı olabiliyor. Birbirimize sık sık bir şeyler öneririz; aynı şeyleri sevmekten çok, birbirimizin merakına açık kalmayı önemsiyoruz. Son dönemde Berin bana Ayşe Zarakol’un Batı’dan Önce kitabını önerdi; Batı merkezli tarih anlatısının dışına çıkan yaklaşımı özellikle ilgimi çekti. Ben de ona Joachim Trier’in Manevi Değer filmini önerdim. Aile, hafıza ve zaman üzerine düşündüren film, sonrasında uzun uzun konuştuğumuz şeylerden biri oldu.

Anthaven projesinin hayatınıza girmesi nasıl oldu?

B.Ü.E: Bodrum’u çok seviyoruz; 25 yılı aşkın süredir düzenli olarak geliyoruz ve Bodrum’un çeşitli koylarında kaldık. 10 yıl önce de Bodrum un güneyini tercih ederek Bağla’da bir yazlık ev almıştık. Bu nedenle bölgenin eski halini de iyi biliyorduk. 2020‘de Anthaven’da ilk yerleşimin başladığı gün burada yaşayan bir arkadaşımızı ziyarete geldik ve özellikle kanalın karşısından Aspat Dağı’na açılan manzaradan çok etkilendik. Ertesi gün satış ofisine gittik, üçüncü gün de bugün yaşadığımız evi aldık. Başlangıçta yalnızca yaz aylarında geliyorduk; zamanla burada geçirdiğimiz süre giderek uzadı.

“Komşuluk” kavramı sizin için ne ifade ediyor?

B.Ü.E: Komşuluk bizim için biraz çocukluğumuzdan kalan bir hafıza. Eskiden insanlar yalnızca yan yana yaşamaz, gerektiğinde birbirlerinin hayatına da dokunurdu. Bize göre iyi komşuluk mahremiyeti ortadan kaldırmak değil; selamlaşmak, gerektiğinde birbirinin varlığını bilmek, küçük şeyleri paylaşmak ve zamanla güven oluşturmak. Anthaven’da komşulukla başlayıp arkadaşlığa dönüşen ilişkilerimiz oldu; bir yere ait hissetmenin önemli parçalarından biri de bu.

EQ Dergi okurlarına ve Ant Yapı dostlarına “iyi hayat” için tek bir öneride bulunmanızı istesek, ne söylerdiniz?

B.Ü.E: İyi hayatın sahip olduklarımızdan çok, hayatla nasıl ilişki kurduğumuzla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Kendimizle barışık olmak, sevdiğimiz insanlarla bağımızı korumak, merak etmeye devam etmek ve bulunduğumuz anın değerini bilmek… Sanırım iyi hayat bizim için biraz bunların dengesini kurabilmek.

Bir yanıt yazın